Berna Gökkaya

Berna Gökkaya


The Queen's Gambit: Şah Mat

26 Aralık 2020 - 22:06 - Güncelleme: 06 Ocak 2021 - 22:48

The Queen’s Gambit, Netflix’in tartışmasız en kaliteli işlerinden biri olmuş. Öncelikle birçok kişinin düşündüğünün aksine bu bir biyografi dizisi değil. Walter Tevis’in 1983’te yayımlanan aynı isimli romanının ekranlara uyarlanmış şekli. Hadi gelin biraz dizinin derinlerine inelim…

 The Queen’s Gambit

7 bölümlük mini dizinin başındaki isimler Scott Frank (Logan, Godless) ve Allan Scott aynı zamanda dizinin senaristliğini de üstleniyorlar. Bill Camp, Thomas Brodie, Harry Melling ve bunlara ek olarak özellikle Isla Johnston “hoş” diye anabileceğimiz oyunculuklarını bizlere sunuyorlar. Ancak tabii ki dizinin ve bizim de asıl odağımız Anya Taylor-Joy’un başarılı performansı.

The Queen’s Gambit: Satranç’ta Açılışlar Önem Taşır

The Queen’s Gambit inceleme

Açılışlar satrancın en önemli noktalarından biridir. Hatta dizide de görebildiğimiz gibi birçok özel açılışın özel adları vardır. Netflix de bu dizisine harika bir açılış ile başlayarak, diziyi izleyenlerin bu diziden ne alacaklarına dair bir haz gösterisi sunuyor. Hatta bu noktada bir başka mini dizi olan Patrick Melrose sahnelerini anımsadığımı ve ona gönderme olabileceğini bile düşündüm.

Bu noktada anlatım bir anda Harmon’ın hayat çizgisinin başına atlıyor. Böylece Beth’in dokuz yaşındaki trajedisine dönüyoruz. Annesi ile yolculuk ettikleri sırada, annesi arabayı başka bir aracın üzerine sürmesi sonucunda ölmesiyle öksüz kalan Beth; Methuen Kız Yetimhanesine sevk ediliyor. Düz ve neredeyse duygusuz bir şekilde bu yetimhanede olanı biteni, kendisini ve çevresini anlamaya çalışıyor Beth.

Bu büyük trajedi sayesinde hayatı birçok anlamdaki dönüm noktasına ulaşıyor. Hayatını değiştirecek olan satrancı öğrendiği hocası, yetimhanenin hademesi Mr. Shaibel (Bill Camp) ile burada tanışıyor. Yetimhane tarafından dağıtılan uyuşturucu haplar ile beynini ve düşüncelerini yalnızca satranca ve oyunlarına odaklıyor. Bunların hepsinin ötesinde çok yakın bir arkadaşı ve aslında ailesi olan Jolene (Moses Ingram) ile de burada tanışıyor.

Yılların geçmesiyle büyümeye devam eden Beth, evlat edilerek yetimhaneden kurtuluyor. Yetimhanede oluşturduğu satranç temelli bağımlılık ve trajik olaylarla harmanlanan kişiliğini, hayatta istediği tek şey olan satranca daha da fazla yönlendiriyor. Bu bir kariyer yükselişi olarak evriliyor. Dizi bu sayede “spor” odaklı yapımlarda olan heyecan ve merak ögesini; kendi içinde anlatının üstüne bir filtre olarak seriyor. Beth, yüksek dozdaki hırsını alkol ve sakinleştirici haplarıyla harmanlayarak yükselişine devam ediyor.

Kariyer’in Büyük Çıkmazı: Hırsın Pençesinde Harmon

The Queen’s Gambit incelemesi

Harmon’ın tek isteği olan satranç oynamak, üvey annesinin desteğiyle gerçek bir kariyere dönüşüyor. Beth artık Dünya’nın en iyi satranç oyuncuları olan Ruslara karşı oynamak ve kazanmak istiyor. Dizide kurulmuş dünya tarafından oldukça yakından tanınan Beth, oyunlarını berabere bırakmaktan asla haz almıyor. Hatta yenilmesi beraberlikten iyi bile diyebiliyoruz kendimizi bu oyunun dünyasına kaptırırken.

Bu noktada dizinin en iyi yanı olan Elizabeth Harmon ile izleyicinin arasında kurulan bağdan bahsetmek istiyorum. Anya-Taylor Joy’un Beth’in öfkesini, hırsını ve içinde körüklenen ateşini donuk ifadelerine bile sığdırabiliyor. Bu sayede izleyici, deneyimin her anında bu dehanın içinde olan gelgitlerde savrulabiliyor. Ek olarak Beth’in hayatının anlatımında kullanılan edebi ve izleyici dostu (sıkmadan az sözle çok şeyi anlatan ama bunu ifadeler olmadan yapmayacak durumda olan anlatım) dil çok güzel bir birliktelik sağlıyor.

Harmon’ın çocukluğundaki travmalar, bağımlılığının getirdiği yanlış kararlar ve sonuçları; kısaca hayatındaki kontrolsüz olan ve yapamadığı her şey onun için bir hapishane oluyor adeta. Onun bu hapishaneden kurtulma yolu ise sekize sekizlik bir satranç tahtası üzerinde kurduğu üstünlük ve onu tahmin edebilme gücü. Dizide oyunlarından öncesinden çok onların sonrasına odaklanan Beth bunu hatasız olmasını istediğinden yapıyor. En büyük gücü olan bu kontrol aynı zamanda en büyük korkusuna da dönüşüyor zaman zaman.

Yetinemeyenlere: Hikâyeye Derinlik ve Anlam Yüklemek

The Queen’s Gambit netflix

Birçok şeyi çok iyi yapıyor The Queen’s Gambit. Bir iki şey de göze çarpacak kadar kötü. Ancak ortada kalan ve tam olarak olmuş diyemediğim bir şeyler var. Bunlara “yine de denemişler ve eksikliğini muhtemelen hissederdim” diyebilirim kısaca. Kostüm ve oyuncu seçimi, 1950’li yıllar havası, Sovyetlerin o soğuk güzelliği gibi şeyler; fazlasıyla iç açıcı bir şekilde arka planda bizlerin zevkini arttırmaya çalışıyor.

Dizinin denemek istediği şey ise bunların içine biraz da olsa mesaj katmak. Dönem itibarıyla çok mantıklı bir yönelim olsa da bu gözlerimizin önüne döküldüğünde yeterli olmamış gibi geliyor bana. Denemişler ve bu da bir şey ya da asıl amaçları bu değil ki diyerek kendimi haksız çıkarmaya çalışıyorum. Ancak bu gibi minik konular ve insanlara yüklenerek sunulan mesajlar olmasaydı muhtemelen diziye daha kötü yaklaşırdım diyebiliyorum.

Klasikleşmiş Vurgular

50’li yılları hakimiyeti altına alan cinsiyetçi yaklaşımların önderliğinde oluşmuş, “ev kadını” profiline uygun bir ortam ve kişilikler oluşturmayı başarmış olan dizi; bunu bize tüm yapım boyunca ara sıra iletmeye çalışıyor. Çalışıyor diyorum çünkü bunlar ya saniyelerden oluşan bir sahne ya da arka planda kalmış bir ortam ögesi şeklinde oluyor. Başka bir mesaj verme örneği ise tabii ki cinsiyetçi yaklaşım. Dönem dolayısıyla ırkçı atmosferi daha yetimhanede hissettiriyorlar. Elbette sona yaklaştığımızda yıllar geçse bile bu bakışın aynı şekilde devam ettiğini de göstermekten kaçınmıyorlar.

En büyük mesaj ise tüm dizi boyunca sürekli olarak Harmon ve çevresindeki insanlara dayatılan erkek egemen bir toplum ve topluluk içerisinde tek kadın olan Beth’in bu normlara karşı yürümesi. Harmon’ın zekâsı değil de cinsiyeti her planda öne çıkıyor gibi gözüküyor. Seyirciler buna sık sık maruz kalıyor. Turnuvada yükseldikçe ise toplum içerisinde değil de turnuvanın en tepesinde olan kişilerde bu cinsiyet ayrımından çok zekâya odaklanıldığını da görmüş oluyoruz.

The Queen’s Gambit

Bunların hepsi iyi ve hoş şeyler ancak bir paragraf öncesinde dediğim gibi sadece denenmeyle kalabilen şeyler. Çoğu belki de hissedilmeyecek derecede dokundurmalardan oluşuyor. Özellikle Steven Meizler’ın sinematografisi ve ortam güzellikleri altında ezilen bu ögeler yine de hoş diyebileceğimiz bir açıda kalıyor.

Son Olarak

Elizabeth Harmon’ın sıra dışı ve ilgi çekici bu hikâyesinde bir insanın satranca olan odağının ve tutkusunun harmanlanarak ateşe ve öfkeye dönüşmesi, bunları üzerinde kurduğu kariyer hayatının dünyevi etkileriyle izlemek bir deney gibi adeta. Evet belki bunu çok çok daha iyi yapan filmler ve diziler var diyebiliriz. Ancak Netflix’in elinden çıkan işte bir insanın duygularının ve bunlarının yoğunluğunun karmaşasında kontrolsüzce dağılabileceğini; yönetimi sımsıkı ellerine alıp korkmadan istediğini yapabilmesi için uğraşabileceğini izlemek çok mutlu etti beni.

Karakterin hırs ve tutku ile dolu olması, bunu Anya Taylor-Joy gibi sevilen birinin tüm duygusunu ve oyunculuğunu vererek bizlere sunması; tüm dizinin kilit noktası gibi. Dramatik yapısıyla da izleyicisini kaçırmak şöyle dursun “ne olacak şimdi?” diye sordurtan kuvvetli anlatı da buna destekler nitelikte. Böylece izleyici olan bizlere, “Ne hoş olmuş The Queen’s Gambit!” demekten başka bir şey bırakmıyor.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum